Ana içeriğe atla

1 Şubat, Dünya Hicab Günü


Başörtüsü şu anda kendimden ayrı tanımlayamayacağım, (Allah’ın izniyle) vazgeçemeyeceğim bir parçam. Ancak hayatımın her döneminde böyle değildi. Her zaman bu nimete sahip değildim, ve ömrümün her nefesinin hesabını vereceğimin bilinciyle yaşamadım.. Rabbim kusurlarımızı affetsin, bahsetmek istediğim konuya çok uygun bir giriş olmadı belki  ama başörtülü olmayı ve olmamayı, insanların bu iki farklı durumda size karşı olan tutumlarını çok daha iyi şekilde tecrübe edebildim. Ve Bugün Dünya Hicab Gününde deneyimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum..


İlk defa Amerika’ya gittiğimde 13 yaşındaydım.  Florida’da bulunuyorduk, özellikle İspanyolların yoğun olduğu bir bölgede. Görünüş itibariyle tipik bir ispanyola benziyordum, karşılaştığım insanların %90’ı ilk once İspanyolca konuşmaya çalışıyordu benimle. Ne ispanyolca, ne ingilizce bilmeyen biri olarak beden konuşmasıyla son buluyordu diyaloglarımız. Ross’da kıyafet bakarken denk geldiğimiz ispanyol güzeli teyze, elbiseleri üzerine tutarak hangisi daha güzel, hangisi alayım demeye çalışıyordu, kampüste karşılaştığım kız bizimle yemek ister misin diyip sandalyeyi gösteriyordu, resepsiyonistlerden market ,görevlilerine, hocalardan öğrencilere, teyzelerden amcalara, Asyalılardan Meksikalılara, hiç kimse, farklı olduğumu düşünmüyordu. Sürekli gülümseyen bir çocuk olarak sürekli gülümseyen insanlarla karşılaşıyordum. Herkesi seviyordum, ve göz göze gelip gülümseyen herkesin de benden hoşlandığına emindim. Belki de çocuk gözleri, bilemem, ama öyle hissediyordum işte. Annemin olmadığı bu ülkede en azından seviliyordum… Babamın rehberliğinde geçen bir yazdı. Korumasından ziyade rehberliği daha doğru olur sanırım. Zira ‘I am lost, this is my father card’ cümlelerini öğretip beni gezebileceğim AVM'lere rahatlıkla bırakıyordu. ( Yıllar sonra aslında beni takip ettiğini, özgüven kazanmamı istediğini öğrendim tabii)

Lise’de okurken ingilizceden nefret etmiştim. Kulak aşinalığıma, geliştirme imkanım bulunmasına rağmen inatla ingilizcem kötüydü.Annem ve kızkardeşimin evde ingilizce konuşma şartı koydukları günleri ve sinir olmalarımı hala (şimdi gülerek) hatırlarım. Üniversite’ye başladığımda hazırlık okudum ve ingilizcenin aslında ne kadar eğlenceli ve kolay olduğunu o zaman farkettim. Herşey algılarla ilgiliydi, sanki her zaman biliyordum ama benim için hep farklı şeyler ifade ettiği için konuşamamış, baskılamıştım kendimi. Hazırlığı bitirdiğim yaz, arkadaşlarımla beraber Amerika’da bir üniversitenin dil okuluna gitme imkanım oldu. Heyecanlıydım, ilk defa ailem olmadan gidecektim. 

Başörtüsü kullanmaya başlamamın ikinci yılıydı, ve ben ilk defa başörtülü olarak Amerika’ya gidecektim. Daha önce  bazı ırkçı tutumlarla karşılaşmıştım, ama bunların hepsi siyah ve beyaz olmakla ilgiliydi. Asla kendi kimliğime, duruşuma karşı bir tavırla karşılaşmamıştım. Havaalanına girdiğim ilk ana kadar. Fransa’dan aktarma yapacaktık ve abdest almak zorundaydım. Lavaboya girip abdest almaya başladım. Aynaya baktığımda kendi aralarında gülen, fısıldaşan, hatta açık açık eleştiren bir grup (lavabo sırası bekleyen) kadınla göz göze geldim. Yaptığım şeyin bir anormalliği yoktu, dinimin gerektirdiği bir şeydi ve bunun için ayrılmış özel bir alanda yoktu. Bunun bilinciyle çok da ciddiye almadım. Belki de ne yaptığımı anlamamışlardı, ya da daha önce İslam’la ilgili hiçbir şey okumamışlardı. Amerika böyle değildi. Benim beraber olduğum Türk çevresinde kapalı olan kimse olmamıştı evet, yada başörtülü bir müslümanla daha önce hiç tanışmamıştım, ama Miami sıcağında başörtülü olan bir çok yabancı kadın hatta çocuk görmüştüm. Amerika’da saygı vardı, hiç tanımadığın insanlara bile gülümseyip selam verirdin. Hiç kimse Amerikalı değildi ve herkes Amerikalı olabilirdi. Göçmenler ülkesiydi benim için. Arkadaşlarımdan birine de bunları söyledim ’Yaz güzel geçecek, böyle olmayacak, güven bana’. Haklıydım, böyle olmazdı. Ama unuttuğum bir şey vardı. Daha öncesinde müslüman olduğumu anlamaları için önce beni tanımaları gerekirdi, ancak şimdi Rabbimizin İslam’ı temsil etmekle onurlandırdığı kadınlardan biriydim. Ben aynı bendim aslında. Yine baktığım herkese gülümseyen, selam veren.. Ama onların gördükleri aynı şeyler değildi. Tam 49 kişi saymıştım Metronun upuzun yürüyen merdiveninde ben inerken yukarı çıkıp yüzüme birbiri ardınca bakan. Maalesef arkadaş canlısı bakışlardan ziyade, tedirginlik, bazılarında aşağılama dolu bakışlardı.
20 yaşındaydım ve müslümandım, Kalplerin ancak Allah’ın elinde olduğunu biliyordum, o yüzden de ne o dönemde ne de sonraki seyahatlerimde umudumu kaybetmedim, kızmadım kimseye. Metronun içinden endişeyle bana bakan aileye (muhtemelen soğuk bir ülkeden gelmiş, kızıl saçlı yemyeşil gözlü çok hoş bir anne, baba ve benim yaşlarımda bir çocuktan oluşan) gülümsedim, ve yüzlerinde ki değişimi gördüm. Bir an için birbirlerine baktılar ve sonra daha sıcak bir gülümsemeyle bana el salladılar. Bir gün önce ‘metroda bir müslüman görsem metronun patlayacağını düşünürüm’ diyen bir kadını dinlemiştim, belki de o yüzden onlara gülümsemek istedim. Bilmiyorlardı, bilselerdi korkmazlardı. Dinimin en büyük gayesinin Dünya’da sevgiyi, barışı yaymak olduğunu, tebessümün bile sadaka olduğunu, başkalarına merhamet edene Allah’ın da merhamet edeceğini, ve yaptığımız iyi ve kötü her davranıştan sorumlu olduğumuzu, her davranışımız için hesap vereceğimizi o yüzden de gerçek bir müslümanın bilerek asla birine zarar vermeyeceğini, veremeyeceğini, kalp kırmanın Kabe yıkmak gibi olduğunu… İslam’ı ne kadar sevdiğimi, ve tanısalar ne kadar seveceklerini.. 
Bende sadece korkmasınlar istedim, en azından korkmasınlar. Güven öylece sahip olunan bir şey değil, kazanılan bir şeydir, kazanmak istedim.. Çok şükür kalıcı bir çok arkadaşlığımda oldu. Hatta ben Türkiye’ye döndükten sonra, başörtüsüyle resim çekilip bana gönderen Brezilyalı bir arkadaşım şakayla karışık ‘Dilara, bunu açık olan müslüman arkadaşlarımıza yaptım, beni örnek alıp iyi bir kız olsunlar’ yazmıştı…

Beni buralara kadar getiren bugün Nazma Khan’ı dinlediğimde hissettiklerim oldu. 11 yaşında Amerika’ya taşınıp okulda ki başörtülü tek kız olan Nazma Khan.. Akranlarının eziyetleri yetmezmiş gibi birde hocaların aşağılamasına maruz kalan.. ‘Batman’ ‘Ninja’ vb bir çok isim takılan, ‘sen hiç normal giyinemez misin?’ diyip tartaklanan.. Zorlu okul yıllarının ardından üniversite yıllarınıda zorlu 9/11 sonrası New York’ta tamamlayan.. Kovalanan, yeni takma isimler kazanan ama asla vazgeçmeyen Nazma Khan..
Yıllar sonra kendi işini kurduğunda, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan başörtülü kadınlardan da aldığı mesajlarla Dünya Hicab Günü projesini uygulamaya koymuş. Bu projeyle müslüman başörtülü kadınlar ve başörtüsü kullanmayan kadınlar arasında empati kurmayı amaçlamış. Müslüman olan veya olmayan bütün kadınları, başörtüsünü deneyimlemeye -ister 1 gün, ister 1 hafta isterlerse de daha uzun bir sure için- davet ediyor. Elbette bu tesettürün karşılığı değil, ancak bu projeye katılan kadınların, örtünmeyi seçen kadınlara bakışının değiştiğini ve önyargıların kalktığını düşünürsek, kesinlikle desteklenmesi gereken bir proje.


Bence bu proje aynı zamanda bütün dünyada yaşayan müslüman başörtülü kadınların çığlığı. Terörizm ile İslam’ı birleştiren ve insanları kimlikleriyle tanımlamak yerine, uydurma sıfatların içine hapseden, bir bakışta sevemeyen ama bir bakışta nefret eden bütün insanlara, bütün yasalara, bütün düzenlere karşı bir çığlık. 

Oysa bütün bunların hepsi insanın sadece birbirini insan olarak sevmesi ve saygı duymasıyla bitecek…


Öyleyse sevelim, sevilelim bu dünya kimseye kalmaz..

Projeyi yakından incelemek isteyenler için ->  http://worldhijabday.com/




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Suleymaniye Mosque

There are some moments when you feel the peace in your soul… Visiting mosques is the recipe for these moments for me. They are my dearest places that I love the most. They are where I feel at peace when I enter, which is why I am glad to sit in their gardens and the reason that I gladly accept the fact that I will die someday! For this reason, when I was asked to describe an important building representing the history of Turkey, the first place to come to my mind was one of these mosques. Suleymaniye Mosque.. The Suleymaniye Mosque was built by the great architect Sinan between 1550 and 1557 at the order of Süleyman the Magnificent. The Süleymaniye, more than a mosque, is an important historical symbol for the Turks. It unites Architect Sinan with Süleyman, one representing the best of the arts and the other most powerful of political strength. Mimar Sinan made the world’s most beautiful works of art. His work can be seen in many cities; from Kayseri to Istanbul and ...

The Times Bringing Turks Together

There are material and spiritual values that hold nations together. There is a ritual saying: the joys multiply when they are shared, the troubles decrease when they are shared. The nations carry their identities around this material spiritual values out to the future. Cry together, laugh together. This cultural heritage is stems from both religious values and the custom of society. What is the cultural heritage of the Turks? What time keeps them together? We can separate them into three as religious, national and cultural values. We celebrate 2 festivals from our Religious values. Feast of Ramadan and Feast of Sacrifice. On holidays, visits are made to relatives, friends, neighbors, and people in need. Sweets, candies, meals are prepared for our guests. Monies are given to the children. Children kiss the hands of the elders. Special clothes are taken for the festival. The children put on their holiday costumes on their bedhead. They wait for the feast morning with excitement...

Turkish Iskender Kebab /HomeStyle!/ :)

İskender kebab is one of the famous dishes of Bursa region. It is a kind of doner, but the meat, sauce and butter makes it a really loved and special one! It's called by the name of its inventor Iskender Efendi who lived in Bursa in the late 19th century. Meat was cooked in tandır and barbecue, and Iskender Efendi wanted to try something new. He Found the way to cookon a vertical rotisserie :) M E T H O D The meat of Iskender is passed vertically through a bottle. It is cooked in coal fire. The outer layer is shaved like a leaf with a rotating blade. These slices are spread over the pieces of buttered pide. After the yogurt is laid next to it or with spreading (whipped yogurt), the butter and tomato sauce are served to the service. ♥ This method show us, it is not easy to do real Iskender kebab at home, but I found a video which made by Turkish youtuber  İdil Tatari   to show you how you can cook H omestyle of İskender ! Click on the link and ...