Başörtüsü şu anda kendimden ayrı tanımlayamayacağım, (Allah’ın izniyle) vazgeçemeyeceğim bir parçam. Ancak hayatımın her döneminde böyle değildi. Her zaman bu nimete sahip değildim, ve ömrümün her nefesinin hesabını vereceğimin bilinciyle yaşamadım.. Rabbim kusurlarımızı affetsin, bahsetmek istediğim konuya çok uygun bir giriş olmadı belki ama başörtülü olmayı ve olmamayı, insanların bu iki farklı durumda size karşı olan tutumlarını çok daha iyi şekilde tecrübe edebildim. Ve Bugün Dünya Hicab Gününde deneyimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum..
İlk defa Amerika’ya gittiğimde 13
yaşındaydım. Florida’da bulunuyorduk,
özellikle İspanyolların yoğun olduğu bir bölgede. Görünüş itibariyle tipik bir
ispanyola benziyordum, karşılaştığım insanların %90’ı ilk once İspanyolca
konuşmaya çalışıyordu benimle. Ne ispanyolca, ne ingilizce bilmeyen biri olarak
beden konuşmasıyla son buluyordu diyaloglarımız. Ross’da kıyafet bakarken denk
geldiğimiz ispanyol güzeli teyze, elbiseleri üzerine tutarak hangisi daha
güzel, hangisi alayım demeye çalışıyordu, kampüste karşılaştığım kız bizimle
yemek ister misin diyip sandalyeyi gösteriyordu, resepsiyonistlerden market
,görevlilerine, hocalardan öğrencilere, teyzelerden amcalara, Asyalılardan Meksikalılara, hiç kimse, farklı olduğumu düşünmüyordu. Sürekli gülümseyen bir
çocuk olarak sürekli gülümseyen insanlarla karşılaşıyordum. Herkesi seviyordum,
ve göz göze gelip gülümseyen herkesin de benden hoşlandığına emindim. Belki de
çocuk gözleri, bilemem, ama öyle hissediyordum işte. Annemin olmadığı bu ülkede
en azından seviliyordum… Babamın rehberliğinde geçen bir yazdı. Korumasından
ziyade rehberliği daha doğru olur sanırım. Zira ‘I am lost, this is my father
card’ cümlelerini öğretip beni gezebileceğim AVM'lere
rahatlıkla bırakıyordu. ( Yıllar sonra aslında beni takip ettiğini, özgüven
kazanmamı istediğini öğrendim tabii)
Lise’de okurken ingilizceden nefret
etmiştim. Kulak aşinalığıma, geliştirme imkanım bulunmasına rağmen inatla
ingilizcem kötüydü.Annem ve kızkardeşimin evde ingilizce konuşma şartı
koydukları günleri ve sinir olmalarımı hala (şimdi gülerek) hatırlarım.
Üniversite’ye başladığımda hazırlık okudum ve ingilizcenin aslında ne kadar
eğlenceli ve kolay olduğunu o zaman farkettim. Herşey algılarla ilgiliydi, sanki
her zaman biliyordum ama benim için hep farklı şeyler ifade ettiği için konuşamamış, baskılamıştım kendimi. Hazırlığı bitirdiğim yaz, arkadaşlarımla beraber
Amerika’da bir üniversitenin dil okuluna gitme imkanım oldu. Heyecanlıydım, ilk
defa ailem olmadan gidecektim.
Başörtüsü kullanmaya başlamamın ikinci
yılıydı, ve ben ilk defa başörtülü olarak Amerika’ya gidecektim. Daha önce bazı ırkçı tutumlarla karşılaşmıştım, ama
bunların hepsi siyah ve beyaz olmakla ilgiliydi. Asla kendi kimliğime, duruşuma
karşı bir tavırla karşılaşmamıştım. Havaalanına girdiğim ilk ana kadar.
Fransa’dan aktarma yapacaktık ve abdest almak zorundaydım. Lavaboya girip
abdest almaya başladım. Aynaya baktığımda kendi aralarında gülen, fısıldaşan,
hatta açık açık eleştiren bir grup (lavabo sırası bekleyen) kadınla göz göze geldim.
Yaptığım şeyin bir anormalliği yoktu, dinimin gerektirdiği bir şeydi ve bunun
için ayrılmış özel bir alanda yoktu. Bunun bilinciyle çok da ciddiye almadım.
Belki de ne yaptığımı anlamamışlardı, ya da daha önce İslam’la ilgili hiçbir şey
okumamışlardı. Amerika böyle değildi. Benim beraber olduğum Türk çevresinde
kapalı olan kimse olmamıştı evet, yada başörtülü bir müslümanla daha önce hiç
tanışmamıştım, ama Miami sıcağında başörtülü olan bir çok yabancı kadın hatta
çocuk görmüştüm. Amerika’da saygı vardı, hiç tanımadığın insanlara bile
gülümseyip selam verirdin. Hiç kimse Amerikalı değildi ve herkes Amerikalı
olabilirdi. Göçmenler ülkesiydi benim için. Arkadaşlarımdan birine de bunları
söyledim ’Yaz güzel geçecek, böyle olmayacak, güven bana’. Haklıydım, böyle olmazdı. Ama
unuttuğum bir şey vardı. Daha öncesinde müslüman olduğumu anlamaları için önce
beni tanımaları gerekirdi, ancak şimdi Rabbimizin İslam’ı temsil etmekle
onurlandırdığı kadınlardan biriydim. Ben aynı bendim aslında. Yine
baktığım herkese gülümseyen, selam veren.. Ama onların gördükleri aynı şeyler
değildi. Tam 49 kişi saymıştım Metronun upuzun yürüyen merdiveninde ben inerken
yukarı çıkıp yüzüme birbiri ardınca bakan. Maalesef arkadaş canlısı bakışlardan
ziyade, tedirginlik, bazılarında aşağılama dolu bakışlardı.
20 yaşındaydım ve müslümandım, Kalplerin
ancak Allah’ın elinde olduğunu biliyordum, o yüzden de ne o dönemde ne de
sonraki seyahatlerimde umudumu kaybetmedim, kızmadım kimseye. Metronun içinden
endişeyle bana bakan aileye (muhtemelen soğuk bir ülkeden gelmiş, kızıl saçlı
yemyeşil gözlü çok hoş bir anne, baba ve benim yaşlarımda bir çocuktan oluşan)
gülümsedim, ve yüzlerinde ki değişimi gördüm. Bir an için birbirlerine baktılar
ve sonra daha sıcak bir gülümsemeyle bana el salladılar. Bir gün önce ‘metroda
bir müslüman görsem metronun patlayacağını düşünürüm’ diyen bir kadını
dinlemiştim, belki de o yüzden onlara gülümsemek istedim. Bilmiyorlardı,
bilselerdi korkmazlardı. Dinimin en büyük gayesinin Dünya’da sevgiyi, barışı
yaymak olduğunu, tebessümün bile sadaka olduğunu, başkalarına merhamet edene
Allah’ın da merhamet edeceğini, ve yaptığımız iyi ve kötü her davranıştan
sorumlu olduğumuzu, her davranışımız için hesap vereceğimizi o yüzden de gerçek
bir müslümanın bilerek asla birine zarar vermeyeceğini, veremeyeceğini, kalp
kırmanın Kabe yıkmak gibi olduğunu… İslam’ı ne kadar sevdiğimi, ve tanısalar
ne kadar seveceklerini..
Bende sadece korkmasınlar istedim, en azından
korkmasınlar. Güven öylece sahip olunan bir şey değil, kazanılan bir şeydir,
kazanmak istedim.. Çok şükür kalıcı bir çok arkadaşlığımda oldu. Hatta ben
Türkiye’ye döndükten sonra, başörtüsüyle resim çekilip bana gönderen Brezilyalı
bir arkadaşım şakayla karışık ‘Dilara, bunu açık olan müslüman arkadaşlarımıza
yaptım, beni örnek alıp iyi bir kız olsunlar’ yazmıştı…
Beni buralara kadar getiren bugün Nazma
Khan’ı dinlediğimde hissettiklerim oldu. 11 yaşında Amerika’ya taşınıp okulda ki
başörtülü tek kız olan Nazma Khan.. Akranlarının eziyetleri yetmezmiş gibi
birde hocaların aşağılamasına maruz kalan.. ‘Batman’ ‘Ninja’ vb bir çok isim
takılan, ‘sen hiç normal giyinemez misin?’ diyip tartaklanan.. Zorlu okul
yıllarının ardından üniversite yıllarınıda zorlu 9/11 sonrası New York’ta
tamamlayan.. Kovalanan, yeni takma isimler kazanan ama asla vazgeçmeyen Nazma
Khan..
Yıllar sonra kendi işini kurduğunda,
dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan başörtülü kadınlardan da aldığı mesajlarla
Dünya Hicab Günü projesini uygulamaya koymuş. Bu projeyle müslüman başörtülü kadınlar ve başörtüsü kullanmayan
kadınlar arasında empati kurmayı amaçlamış. Müslüman
olan veya olmayan bütün kadınları, başörtüsünü deneyimlemeye -ister 1 gün,
ister 1 hafta isterlerse de daha uzun bir sure için- davet ediyor. Elbette
bu tesettürün karşılığı değil, ancak bu projeye katılan kadınların, örtünmeyi
seçen kadınlara bakışının değiştiğini ve önyargıların kalktığını düşünürsek,
kesinlikle desteklenmesi gereken bir proje.
Bence bu proje aynı zamanda bütün dünyada yaşayan müslüman başörtülü kadınların çığlığı. Terörizm ile İslam’ı birleştiren ve insanları kimlikleriyle tanımlamak yerine, uydurma sıfatların içine hapseden, bir bakışta sevemeyen ama bir bakışta nefret eden bütün insanlara, bütün yasalara, bütün düzenlere karşı bir çığlık.
Oysa bütün
bunların hepsi insanın sadece birbirini insan olarak sevmesi ve saygı
duymasıyla bitecek…
Öyleyse sevelim, sevilelim bu dünya
kimseye kalmaz..
Projeyi yakından incelemek isteyenler için -> http://worldhijabday.com/
Projeyi yakından incelemek isteyenler için -> http://worldhijabday.com/

Yorumlar
Yorum Gönder